![]() |
68 ruhu neyin cezbesine kapıldı? |
"Bizim radikal, bütüncül ve koşulsuz protestomuz, bir krizin, bir yoksunluğun, yoksulluğun sonucu ya da umutsuz bir gelecek perspektifi nedeniyle değildi. Tam tersineydi: Avrupa’nın bir bölümünde yaşanan, ekonomi, kültür ve politika alanlarındaki coşkulu ilerlemenin yankılanmasıydı." |
Benden daha genç, entelektüel arkadaşlarım bana soruyorlar: "68 niye oldu? Niye bazı ülkelerde oldu da, diğerlerinde, örnekse İngiltere’de olmadı? Öğrenci hareketleri ile işçi hareketleri arasında nasıl bir ilişki var?’’ Naif sorular, çünkü olmayan yanıta koşullanmışlar. Şunu demek istiyorum: Kaos ve karmaşıklık kuramı tarihsel olayları, ancak bir açıklamaları olmadığını savlayabilirse, açıklayabilir. "Brezilya’da bir kelebeğin kanatlanışı Texas’da bir Tornado yaratabilir." Olayı meydana getiren hiçbir zaman tek bir neden değildir; öngörülemez biçimde birbirine bağlı birçok nedendir. Karmaşıklık kuramı, kaosun keşmekeşinde atraktörlerin ortaya çıkmasına, ne olursa olsun, izin verir. Herşey değişir, ama birşey -bir güç?- kaotik akışımları bir araya getirerek bir değişmez yaratır. O zamanki büyük panayırda, böyle bir değişmez, bir atraktör, oyuncuların çoğunluğunun ruh haliydi. Rastlantıyı dikkate alacaksak, bu ruh hali benimkine uyuyordu. O zamanlar manik bir sarhoşluk hali ile yaşıyordum. Yirmi yaşımda olduğumdan değil, tam tersine. Paul Nizan’ın söylediği gibi: "Yirmi yaşındaydım. Ve kimsenin bunun en güzel yaş olduğunu söylemesine izin veremem." Acı çekmek için özel nedenlerim vardı, yine de düşlerimin gerçekleşmesinin zirvesinde olabilmek için elimden geleni yapıyordum. Düşperest olmamın dehşetli yanı, düşlerimin sıklıkla gerçek olmasıydı. Öğrenimim için Paris’e gitmek ve orada Roland Barthes’ın, Jacques Lacan’ın, Claude Levi-Strauss’ın, Jacques Derrida’nın, Ajuriagerra’nın, Greimas’ın seminerlerine katılmayı düşlemiş olmam gibi. Ve bu o sırada gerçekten yaptığım şeydi. Gençlik naifliğimle birlikte, kavramıştım ki, bu büyük düşünürler –nerdeyse hepsi ile aynı semtte yaşıyordum- zamanın kültürünü tüm dünyada büyük bir güçle etkilemekteydiler. Kendimi dünyanın merkezinde hissediyordum, kendi dünyamın merkezinde hissetmesem de. Bunun için büyük bir bedel ödemiş olsam da, her şey yolundaydı, ne var ki, İtalyan duygusal yaşamım eksikti ve de parasızdım. İyimser bir coşku barındırmayan, düşlere dalmış ve epeyce delice olan ruh halim, 68 gençliğinin çoğundaki ruh haline uyuyordu. ‘Sonunda her şey hareket ediyor’ izlenimini herkes edinmişti. Gerçi Che Guevara 1967 Ekim’inde Bolivya’da öldürülmüştü. Ama bu kez, 1968’in Ocak’ında Viet-Kong Ted-Offensive gösterileri Amerika’ya gözdağı vermekteydi: "Vietnam serüveni büyük bir başarısızlık olacaktır." Vietnam savaşına karşı çıkışlar, batı metropollerindeki gençliği bir araya getiriyordu. Bu gençler bir kez daha, büyük güce karşı büyük bir direniş hareketinin içinde olmakla yeniden kendilerini buluyorlardı. Çin kültür devrimi de entelektüellerin bazılarının aklını çelmişti: Bu devrime otoriteye karşı, öncelikle de Komünist Partisine Dadaist’çe bir ret anlamı yüklenmişti. (Sanki bu devrimin delice totaliter yanı hiç görülmüyor gibiydi; Mao’yu kişiliğinde kültleştirmenin bu küçük düşürücü, aptallaştırıcı tutumu, entelektüellerin sürülmesi, zevk almanın ve seksin bastırılması, sanki bütün bunlar hiç görülmüyordu.) Prag Baharı, görünüşe göre Çin devriminin tersine bir sinyal veriyordu ve kurşunlaşmış Sovyet sisteminde yenilikçi dürtülerin olanaklılığını kanıtlıyordu. Daha sonra postmodern olarak nitelendirilecek olan sanat ve edebiyat avangartları ve de düşünürler hücrelerini terk edip, metropolitan çekiciliği ile etkileyen Polonya’ya göç ettiler. ‘Yoksul’ olan hoşa gidiyordu: teatro povera (Grotovski), Arte povera (Celant, Kounellis), Minimalizm. Anarşist Living Theatre’ın sahnelemeleri zamanın ‘alternatifçi’ gençliğini, en çok da İtalya’da büyülüyordu. Ben bu tiyatronun sahneye koyduğu Brecht’in ‘‘Sophokles’in Antigon’u’’ oyununu bir yıl içinde dört kez seyretmiştim. Tam da özlediğimiz biçimde değişmekte olan, kafası dumanlı bir dünya duyumsuyorduk. Ve bize her şey olanaklıymış gibi görünüyordu. O zamanlar anlamlı bulma cömertliğini göstermemiştik,ama şu da vardı: Altmış sekiz hareketlerini olanca şiddetiyle yaşayan ülkelerin hepsi ekonomik atılım içindeydiler; az çok bugünkü Çin gibi. (Bugünkü Çin gençliğinde de, bizde o zamanlardaki gibi şiddetli bir cezbeye kapılmışlık olduğunu düşünüyorum.) İtaya bir ‘patlama’nın keyfini sürüyordu, De Gaul’ün Fransa’sı gelişmekteydi, Almanya çoktan beri kıtanın ekonomi lokomotifliğini yapıyordu. 68 Mayıs’ının Paris’inde duvarlarda, De Gaul’cülüğün, "Yoksulluğa ve işsizliğe çare rejimi" olduğunu ilan eden afişler vardı. Oysa Fransa’da o zamanlar gerçekte yalnızca birkaç yüz işsiz vardı; bu da ekonomi politik uzmanlarınca tamamen normal bir orandı ve verilere göre tam kapasite bir iş yoğunluğu vardı. Bu arada geçen onlu yıllarda Fransa’da işsiz sayısı üç milyona ulaştı, ama kimse barikatlara koşuşturmayı düşünmüyor. Kısaca, bizim radikal, bütüncül ve koşulsuz protestomuz, bir krizin, bir yoksunluğun, yoksulluğun sonucu ya da umutsuz bir gelecek perspektifi nedeniyle değildi. Tam tersineydi: Avrupa’nın bir bölümünde yaşanan, ekonomi, kültür ve politika alanlarındaki coşkulu ilerlemenin yankılanmasıydı. 68'e karşı olanlar da, bu yılların ‘güzel yıllar’ olduğunu teslim etmekten kaçınmadılar. Bugün o zamanın kupkuru istatistiklerine baktığımda, o sıralarda algılamamış olduğum bir şeyi açıkça görüyorum: Kendi neslimin tutkularıyla uyum içinde dans etme gereksinimi benliğimi ne çok kaplamış! Bu yıllarda İtalya’da olduğu gibi Fransa’da da üniversitelerde değişiklikler oldu; Üniversite öğrenimini kendileri için hep erişilemez bir ayrıcalık olarak görmüş olan sosyal tabakanın oğulları ve kızları, şimdi üniversitenin onurlu salonuna adım atabiliyorlardı. O zamanın önderleri yüksek öğrenimli sonradan görmeler değildiler; tersine, yüksek öğrenimi olağanlaştırmış ailelerin içinden geliyorlardı. Böylece sosyal sınıfların en üst ve en alt tabakaları arasında bir osmoz oluştu; zaten sağlam bir gelecekleri olduğu için, şimdiye değin bir dayatma olan gelecekten başka bir geleceği düşleyebilenler ile aslında kendilerine yabancı olan ve kutsallığını öfkeyle reddettikleri bir yere giriş olanağını bulanlar arasında. |