
Paris, dünyanın tam merkezi...
|
Benim için Paris o zamanlar dünyanın merkeziydi ve ben bu merkezin merkezinde oturuyordum: İl de la Cite adasında; Notr Dame ile Polis Başkanlığının barışık olarak karşı karşıya durduğu yerde. Ben, yoksul Napoli’den doğrudan buraya gelmiş beş parasız öğrenci, 1968 Paris’inin en baştan çıkarıcı ve şık köşelerinden birinde, Cite’nin Dauphin meydanında, başımı sokacak küçük bir daire bulmuştum. Üç köşeli, sanat galerileri ve küçük kafelerin eklemlenmesiyle zenginleşmiş, Paris’in en eski ve ünlü köprüsü, Pont Neuf’e yüzünü dönmüş bir meydancık.
Picasso bu küçük meydanda epeyce dolanmıştı ve evimin yanındaki Katalan restoranı ünüyle bayram şenliği yaşıyordu. İki oda ve minicik bir mutfaktan oluşan evim, gerçekte bir fare deliğiydi; banyosu yoktu ve tuvaleti merdiven sahanlığındaydı; Eski Paris’te böyle birçok ev vardı. İyi ki, banyolu bir evi olan bir sevgilim vardı. Kentin bu lüks kesiminde, henüz, yoksul birçok insan da yaşıyordu. Pırıltının ve yoksulluğun bugün için düşünülemeyecek bir karışımı. Benim evim, bugün hak ettiği biçimde restorasyondan geçirilip birkaç bin avro karşılığında kiraya verilmiştir, büyük bir olasılıkla. O zamanın Paris’inde sosyal katmanlar henüz karışıktı. Sınıf çatışmasının sözü çok ediliyor da olsa, sınıflar birbirleriyle merdivenlerde, sahanlıklarda karşılaşıyorlar ve dirsekleriyle birbirlerine çarpıyorlardı. ’Miseria e nobilta’ (’Yoksulluk ve asalet’), ünlü bir Napoliten oyununun adıdır bu. Hem aristokrat, hem de plebyen (avam, aşağı halk tabakasından) olan Napoli’nin bir çocuğu olarak, bu iki ekstremin birbirine geçişmesini Paris’te yeniden bulmuştum. Ayaklanmış öğrenciler olan bizler, amfibi benzeri iki yaşamlıydık; yarı ayrıcalıklı, yarı ölümüne aç. Sorbonne’da öğrenim görmek ve kantinin ucuz yemeğini yemek, ayrıcalıkla taçlanmış bohemin havalı tarzıydı. Bohem yoksulluğu; bu tekinsiz bir uçurum kenarındaki alacakaranlık kuşağı, bizim imrenerek baktığımız yaratıcı mesleklerin parıltısı ile mutlak ve sürekli bir yoksulluğun şiddetli hüznünü birbirinden ayırıyordu. İçimizden birçoğu böyle lüks bir yoksulluktan tad alarak kendimizden geçiyorduk, ip üzerinde dengesini bulmaya çalışarak ilerleyen ip cambazlarıydık, ve arasıra birimizin başı dönerdi! O sıralarda Cite adasında oturuyor olmam, bana sorun getirmiyor değildi. Geceleri Quartier Latin’deki bir toplantıdan ya da restorandan dönerken,eve nasıl gideceğimi bilemezdim. Polis bütün Quartier’i çepeçevre sarmış, diğer deyişiyle kıskaç altına almış olurdu. Giriş çıkış yalnızca metro ile mümkün olurdu, o da belli bir saatten sonra çalışmazdı. Yani nehrin diğer yakasındaki adama gidebilmek için, yayan ,batıya, sol yakadaki polis kordonunun sonuna kadar yürümek ve sonra da Sein’in sağ yakasından ters yolu alarak, geri dönmek zorunda kalırdım. Bu Mayıs geceleri büyüleyici güzellikteydi! Bir yanda bozuk fenerleri yüzünden karanlık, barut ve göz yaşartıcı gaz kokularının, polis sirenleri ve çığlıkların her yanını sardığı, delik deşik asfaltlı caddeleriyle Quartier Latin; diğer yanda, o her zamanki majestetik görkemi ve huzuruyla, ışıkları suya yansıyan bu kent. Bir yanda gençliğimin ateşi, diğer yanda çok görmüş geçirmiş olan bu kentin serin huzuru. Yorgun ve mutlu, bu gürültülü olaylar ile şeylerin bütün aldırmazlıklarıyla süre gidişinin göz kamaştırıcı zıtlığının zevkine varıyordum.
|