
Devrim, aşk, gençlik ve umut...
|
Paris değişiyor! Oysa melankolimde Charles Baudelaire Paris’in prestijini tanıyanlar, o zamanlarda yalnızca İtalyanlar değildi. (Ne var ki bugün ancak, o günlerden arta kalan bir prestijden söz edilebilir İtalya’da.) Henüz Fransız kültürü Anglo-Amerikan hegemonya tarafından köşeye sıkıştırılmamıştı. Paris’in değeri, yalnızca modanın, mutfağın ve parfümün bir dünya başkenti olmasından gelmiyordu; o aynı zamanda bir kültür süper-gücüydü. İtalya’da bir yabancı dil edinmek isteyen orta sınıftan bir kimse Fransızca’yı seçerdi. Annem Napoli’deki arkadaşlarına sevinçle şöyle derdi: "Oğlum dünyanın başkentinde okuyor." Londra’nın ve Amsterdam’ın, her yerden daha fazla, alternatif gençlik kültürünü -Beatnik’ler, Hippi’ler, Provo’lar, uzun saçlılar v.b.- kendilerine çektikleri doğruydu. Yine de Paris, genç, yaşlı herkes için ‘öteki yüksek kültür’ü simgeleyen bir haç yeriydi.
Fransa, birçok naif entelektüelin inandığından farklı olarak, kendi kitle kültürünü satmaktaydı. Bununla birlikte, bu o zaman için iyiydi; Çünkü bu kültür yüksek eğitimli elitleri de canlandırıyordu; kültür endüstrisi tek yanlı olmayıp, yetkinlikte ve nitelikte maksimumu dışlamıyordu, tersine bunu da içeriyordu. Fransa o sırada bütün dünyaya Claude Levi-Strauss’un antropolojisini, Roland Bartes’ın eleştirel denemelerini, çizgi roman Asteriks’i, Gainsbourg ve Becaud’nun şansonlarını, Michel Foucaults’nun ‘Delilik ve Toplum’unu, Claude Lelouch filmlerini, Godards’ın sinemasını, Zizi Jeanmaires’nin bacaklarını, ‘Tel Quel’ dergisini, Françoise Hardy’nin şarkılarını, Lacan psikanalizini ve Louis de Funes’li filmleri v.b. ihraç ediyordu. Bugün Fransa artık kitle kültürü ihraç etmiyor, Carla Bruni’yi saymazsak demek lazım, belki. Paris kültürü de, ne yazık ki, bir zamanlar olduğu şey değil. O zaman Paris’te yaşamak benim için, zayıf bedenli, soluk yüzlü, geleceği şekillendirmek hırsıyla dolu gençlerden biri olarak, yıldızlar çemberinin merkezinde bir yaşamda olmak demekti, ve ben de, Sokrates zamanında yaşayan genç Alkibiades’in hissetmiş olabileceği şeyi hissediyordum. Fransızlar o zaman, bugünkünden daha az burnu havadaydılar ve bu yüzden de ürettikleri düşünceler, hepimizi etkileyen düşünceler olabiliyordu. Paris insan bilimleri alanında, -sosyoloji, psikanaliz, yazın, antropoloji, edebiyat eleştirisi- en öndeki yerini yetmişli yıllar boyunca da korudu. Aynı şey ‘sol’ için de geçerliydi. Protesto kültürünün gurularının çoğu, Sartre, Russell, Foucaults, Fortini, Adorno, Marcuse, Enzensberger, Coletti gibi, Avrupalıydılar. Bugün guruların hepsi, Noam Chomsky, Jeremy Rifkin, Naomi Klein, Joseph Stiglitz gibi, Amerikalılar. Bugün biz Amerika’yı, Amerikalıların bize benimsettiği kavramlar ve sözlerle eleştiriyoruz. Birçoğumuzun, eskiden olduğu gibi, bugün de Fransa’ya karşı belli bir sevgi beslemesinin nedeni, bu ülkenin kendi tarihinde kurallar yerine, iç açıcı ayrıklıklar üretmesiydi. Bugün ‘Fransız ayrıklığı’ndan söz ediyor olmamız rastlantı değil. Fransız Devrimi de ayrık olarak kaldı, kurallaşmadı. (Bütün bir 19.Yüzyıl boyunca Fransa bir dizi devrim ve karşı devrim yaşamış bir ülke olmakla bir istikrar örneği değildir.) Kuralları hep Anglo-Amerikan ülkeler koydular ve koyuyorlar; uzun süreli politik ve kültürel güç kazandıran şey de kuralların istikrarıdır. Bu yüzden bugün bazı solcular ‘Fransız solu’nu öne çıkarıyorlar. Bununla asıl istenen sosyalizmin bir ayrıklık olmasıdır, kural değil. Kısa süreli hüküm sürmüş olan Paris Komünü’nün aydınlık bir yüzü vardı, buna karşılık yetmiş yıllık Sovyet sosyalizmi nefret uyandırıyordu. Bir devrimden bir rejim doğacaksa, ‘Dionisos’cu’ devrimciler, ki bunlar çoğunlukla entelektüellerdi, Majakovski’nin melankolik yolunu tutturmayı seçerlerdi. Birçok solcu, hep olduğu gibi, sosyalizm oyunsu bir kutlama olsun, bu yüzden de ‘Fransız solu’ olarak kalsın istiyordu. Ama hiçbir güzel oyun fazla dayanamaz. Beni sonraları 68’den uzaklaştıran da bu olmuştur; Kutlama güzeldi, ama yaşam, ‘helas’, bu kutlamanın sonsuzca süregitmesi değildi. Biz hiç bitmesin istiyorduk. Ama bir sonu vardı ve ayrıca her şey elbette bir gün biterdi: devrim, aşk, gençlik ve umut, her şey.
|