Che Guevara'nın posteri

 

Mayıs geldiğinde hiç şaşırmamıştım. Kudüs yolundaki Paulus’un bir yıldırım çarpmasıyla uğradığı dinsel aydınlanmaya benzer biçimde, birçok ülkede birçok genç aynı anda devrimciliği inanç edindiler. Gerçi ben yıllardır aktivist solcuydum —Güney İtalya’da gençler politikaya ve sekse erken yaşta başlarlar— ve kendimi Troçkist olarak görüyordum. İtalya’da Arjantin kökenli Troçkist bir hareketin, en acil ve en gerekli diye adlandırılan programında çalışan kitlenin genel grevine yer veren ‘Dördüncü Enternasyonal’in bir üyesiydim. Taşkın düşperestlerin duygulu çetesi olarak görülen gurubumun programı, ‘Fransız Mayısı’nda harfi harfine gerçek oldu. ‘’Gerçeği bırak, düşünü al’’ benim için içi boşalmış bir slogandı; o aylar öylesine inanılmazdı ki, düş zaten gerçek olmuştu. Altmış-yetmiş yaşlarında olan dostlar geriye baktıklarında, bu zamanı yaşamlarının en heyecanlı dönemi olarak nitelendirirler; çünkü onlar çılgınlık tasarımlarımızın gerçekleşebileceğine tanık olmuş, bu nerdeyse ürkütücü denebilecek, rahatsız edici deneyimi yaşamışlardır.

 

 

Ben daha ’68den önce de bir Altmışsekizli gibi yaşıyordum. Örnekse, sokakta yoksul giyimli bir gence rastladığımda, onu hiç tanımaksızın alır, hemen eve götürürdüm. Onu gerekirse yatağımda bile yatırırdım. Oturduğum bu perişan evde böyle bir misafir, bir keresinde, bana uyuz bulaştırmıştı ve çok utanmıştım. ’68 Yazında İtalya’ya geldiğimde, yeni yaşayış çizgimi kanıtlamak için cesurca bir karar aldım: Napoli’deki (o zamandan beri serseri gençliğin Mekke’sidir) küçük teras katı dairemin kapısı kilitlenmeyecekti. Sonuç, benim için değerli daktilomun ve Brezilyalı kız arkadaşımın dialarının anında yok olması olmuştu. Böylece ‘yaşam biçimi’nin devrimini daha iyi zamanlara ertelemiştim.

Ne kadar da naifmişim o zamanlar! Genç olduğumdan ya da Marksist olduğumdan mı? Belki de her iki nedenden birden. (Bugün bile hala, olgun yaşlarında olan bir Marksist ile karşılaşırsam, onu yaşlanmayacak olanlardan biri olarak algılarım: Benim için sosyalizm bir gençlik coşkunluğudur, komünistler sonsuza değin öğrencidirler) Freud’un kitaplarını yutmuştum, yine de gündelik yaşamda bütünüyle şiirsel düşünüyordum, iç güdüler kuramının düzyazı metnini kavrayamazdım. Altmışsekizli arkadaşlarımdan birinin, politikayla hiç ilgisi olmayan Alman bir kızla beraberliği vardı. Arkadaşım kızı devrimci coşku inancına geçirmeye çalışıyordu. Sonuç, bu güzel kızın bir hafta sonra bir Che Guevara posterini duvarına raptiyelemesi oldu. Arkadaşım yine de hiç hoşnut görünmüyordu; onca yoğun çabayla eriştiği bu inanç değiştirmece işinde yolunda olmayan bir şey vardı. Bu olay bugün olsaydı arkadaşımın tepkisini hemen kolayca anlayabilirdim; bu gençkız arkadaşını hoşnut kılmayı istiyordu, ama bununla kalmayıp, aynı zamanda duvarındakinin seksi bir simge olmasını da istiyordu. Eğer bugün hala gençlerin duvarlarına, o zamanın kahramanları olan Ho Chi Minh’in, Castro’nun, Mao’nun, Russel’ın ya da Sartre’ın resimleri değil de, hep Che Guevara’nın resimleri yeğlenerek asılıyorsa, bunun nedeni, onun güzel olmasıdır. O zamanlar bilinçaltı dürtüleri üzerine pek çok konuşuyordum, ama bilinçli cinselliğin öncülü gözümden kaçmıştı.