
68'lilerin özgürlük anlayışı
|
Cumhurbaşkanı Sarkozy hepimizin bildiği gibi Papa’nın sempatisini kazanmıştır. Bir konuşmasında, ’68 mirasının, özellikle de bu mirasa temel olan ‘görecelilik’ ilkesinin gömülmesi gereğini dile getirdi. Bunun saçmalığı hemen ilk bakışta görülür: O zaman atılan nutuklarda görecelilikten eser bulunmazdı, tam tersine söylemde mutlaklık egemendi. ("Tarih her zaman sınıf çatışmalarının tarihi olmuştur", "Devrimci proletarya bir yana, burjuvazi ve emperyalizm diğer yana" vb.) Ama belki de mutlaklık, bizim en uç esrimemize paravan olan dış yüzdü, radikal, coşkulu bir sekülerleşme özlemimize. Hem Papa Ratzinger, hem de Sarkozy için ‘görecelilik’, sekülerleşme denen şeyin, yani modernizmin en özgül özelliğinin karalanmasının bir aracı anlamına geliyor.
Bizler nihilistler de değildik. Nihilizm en yüksek değerlerin hiçbir işe yaramadıkları kanısını taşır. Oysa çok açıktır; bizim bir kutup yıldızımız vardı ve bu devrimdi. Biraz kafası karışık olsa da, yine de net bir tasarım, mesihvari bir kurtuluş umudu, aynı zamanda da gelecekteki bir yaşam biçemi. Gerçek nihilizm devrimi dışlar, evet, hüküm süren şimdiki zamanla uyuşur, böylelikle sonunda, gerçeği olduğu haliyle kabullenmeye bağlanmıştır. Gerçek bir nihilist aile kurar, bilişimci olarak çalışır, akrabalarını yemeğe davet eder, Pazarları kilisede messe dinler, kısacası, mutlu biri görüntüsü verir. Gerçek nihilist hiçbir şey ummaz, oysa bizim teoloji kökenli bir erdemimiz, bir umudumuz vardı: Hak ve gerçek olan bir toplumun sabırsız beklentisi; hak olduğu için gerçek, gerçek olduğu için hak olan bir toplum. Eğer 68’i tüm Marksist üstyapısından soyutlarsak, uzun bir yolu ardında bırakarak biçimlenmiş bir düşünsel yapıyla karşılaşırız: Verili bütün hiyerarşilerin ve tüm biçimleriyle otoritenin reddi. Yani kısaca: özgürlükçü ve liberal, muştulu mesaj. Anarşizm hareketi önceleri hiç sözü edilmeyen bir şeyken, ’68 Mayıs’ında ortaya çıkışı bir rastlantı değildir. Bulvarlar yarı Marksist, yarı anarşist kırmızı ve siyah flamalarla doluyordu. Fransız Mayısının simgesi olan Cohn-Bendit kendisini açıkça bir anarşist olarak ilan etmemiş miydi? Düşman değişmişti; Şimdi anarşizmin baş düşmanı kapitalizm değil, tüm biçimleriyle devlet ve her türü ile taşlaşmış hiyerarşi idi. Yanısıra, zamanın en saygın Marksisti Louis Althusser ‘devletin ideolojik araçları’nın analizindeki başarısıyla sivrilmekteydi. Merkezileşen ve güçlenmekte olan Fransız devleti açıkça kapitalizmden daha sevimsiz bulunuyordu. Gerçek düşman güçlü devletti, De Gaul’cü, Jakoben ve komünist biçimleriyle devlet, ya da polis devleti. Şu da var ki, devletin reddi yalnızca anarşizmin fizyonomisine değil, liberalizminkine de aittir. Ve anarşi, liberalizmin bir biçimi değilse, nedir? (Anarşizmin Birleşik Devletler’de sağda bir radikal hareket olması, Avrupa’daki gibi solcu bir radikalizm olarak algılanmaması rastlantısal değildir.) Sosyalist ve komünist gelenekteki babalarımıza ve büyükbabalarımıza sırtımızı dayamış olarak, özgürlükler talebimizi sınır tanımazca yaygınlaştırıyorduk. Bu biz ‘68’lilerin kendimizi beğenmişliğimiz ve de liberalizmi inanç edinmemizin, açıkça görünür olmayan, dolaylı bir biçimiydi. Burada, Anna Maria Ortese’nin düşüncesini benimseyen biri olarak şöyle demek isterim: 68’in komünizm temelli, heyecan uyandırıcı yenilikçiliği, bir olağanüstü hal liberalizmi idi; insan ilişkilerindeki kardeşliğin sekülerleşmesine olan bireysel gereksinimi ifade eden evrensel bir hiperbol.
|