![]() |
Yasaklamak yasaktır... |
Yasaklamak yasaktır — Şu çok ünlü slogan! Ve bir o kadar da liberal! Bu günümüzde Berlusconi’nin de alamet-i farikası olmadı mı? Felsefenin ‘negatif özgürlük’ diye adlandırdığı şeyi, biz o zamanlar bu sloganla zorla kabul ettirmeye çalışıyorduk. |
"Yasaklamak yasaktır"- Şu çok ünlü slogan! Ve bir o kadar da liberal! Bu günümüzde Berlusconi’nin de alamet-i farikası olmadı mı? Felsefenin ‘negatif özgürlük’ diye adlandırdığı şeyi, biz o zamanlar bu sloganla zorla kabul ettirmeye çalışıyorduk. Kısaca söylersek, ‘negatif özgürlük’:Yahudi, eşcinsel, kadın, Müslüman ya da Roman da olsan, Tour d’Argent’a (o zamanların Paris’indeki en lüks restoran) gidebilmektir. ‘Pozitif özgürlük’ ise şöyle ayrımlanır: Orada bir akşam yemeği yiyebilecek param olmasına karşın, yasaklanmış da olsa, kendime Tour d’Argent’ın kapısından içeriye girmeyi yasaklamamdır. Bizim Marksizm’i üstlenişimiz ‘pozitif özgürlük’e odaklanmamıza yol açmalıydı. Oysa biz ‘negatif özgürlük’ün önündeki engellere savaş açmıştık. Bir yanda hayranlık ve sevgi beslediğimiz büyüklerimizden, profesörlerimizden edindiğimiz Marksist geleneğin tarihsel günbatımında tutturduğumuz bir yol vardı. Diğer yanda bireysel isteklerin egemenliği adına dayanışmayı da kendine katan, liberal-popülist bir çığın üzerinde şafak sökmekteydi. Tıpkı aydınlık kuzey ülkelerindeki güneşin geceyarısı batıp, birkaç saniye sonraki şafak olarak yeniden yükselişindeki gibi, günbatımı ile gündoğumunun ışıkları birbiri içine geçişmişti. Bugünün İtalya’sındaki başarılı sağcı politikanın kendi tabanını ‘özgürlükler halkı’ diye adlandırması da rastlantı değildir. 40 yıl içinde sol anarşizmin gizli öncülünü koruyuculuğumuz, sağ anarşizmin gizli önceliğine kaydı. Öğretmenlerini seçme ve reddetme haklarını isteyen öğrencilerin o zamanki gösterilerini anımsayalım. Geçen 40 yıllık zaman içinde anglo-amerikan liberalizminden giderek daha çok etkilenmiş olan yüksek öğrenimde belirleyici olanın, öğrencilerin kendileri olduğu görülmemiş midir? Bugün bir profesörün atanması ya da görev yerinde çalışmasının devamı, İtalya ve Fransa gibi ülkelerde, öğrencilerin doçentlere ve profesörlere verdikleri nota bağlıdır. Bugünün öğrencileri paralarını ödeyen tüketiciler; sonuçta onlar kendi öğretmenlerini kendileri belirliyorlar. En az yirmi yıldır, kendileri kadar iyi bilgisayar kullanamayan öğretmenlerine pek de saygı duymaz oldular ve bu öğrenciler ne manken, ne de gazeteci olmak isteyenler. 68’in en radikal beklentilerini bile epeyce aşmış olan bir sonuç. Politikacıların da, gücün papazları olarak, kutsal auraları hiç kalmadı; tam bizim o zamanlar istemiş olduğumuz gibi, medya tarafından alaya bile alınabiliyorlar, popülerlikleri en alt değerlere düşebiliyor. Eski Romalılar ‘potestas’ ile ‘auctoritas’ arasındaki ayrımı iyice belirlemişlerdi: Birincisi, kişinin edindiği belirli bir pozisyondan kaynaklanır. Diğerinin kökeni ise salt varoluşsal roldedir; baba olmanın, yaşlı bir büyük olmanın özelliğindedir. Ya da Tanrının tanrısallığının. 68 de benzer bir ayrımı güdüyordu ve antiotoriter idi; bizler güçlülerin gücünü otoritelerinden ayırmak istiyorduk. Güçlülerin artık otoriteleri yoktu. Onlar, ya zengin oldukları, ya seçilmiş oldukları, ya da bir madalya, bir nişan edinmiş oldukları için güçlüydüler. Peki gerçek otorite kime layık görülmelidir? Kişinin bulunduğu pozisyonun gücünden değil de, ne olduğundan kaynaklanan gerçek otorite. Bugün buna, günümüze de bakarak, şöyle bir yanıtım olurdu, ki bu da 68’in hep süregelmiş ve biraz da rayından çıkmış bir sonucudur: Gerçek otorite ‘çoğu’na layık görülebilir. Bu bizim düşümüzdü. Bir kısım elit tarafından değil de, ‘çoğu’ tarafından yönetilen bir toplum. Bugün yetkili güç halktan gelmez; Halk artık transandantal bir kategori olmuştur. Bu güç bu ‘çoğu’ dediğim şeyindir. Burada sözünü ettiğim şey ‘çoğunluk’ değildir; bir yönetim yurttaşlarının salt çoğunluğunu neredeyse hiç temsil edemez; bu temsiliyette hep bir görecelilik vardır. Yine Eski Roma’dan alırsak, ‘plerique’, yani ‘çoğu’, otorite ve saygınlık edindirici bir sayı demektir. Geçerli olan bu ‘çoğu’nun istediği şeydir. ‘Çoğu’ senin kitaplarını satın alırsa, büyük bir yazar olarak görülürsün. ‘Çoğu’ seni sevimli bulursa popüler bir politikacısındır. ‘Çoğu’ seni tanırsa, sen bir VIP’sindir. ‘Çoğu’ seni televizyonda görürse, ‘varolur’sun. Demokrasi bugün ‘plerikrasi’ye dönüşmüştür. İstediğimiz bu değil miydi? Ya da bu muydu? |