Faşizme direniş

 

68 hareketinin anti-faşist niteliği de var mıydı? 68, kendilerini, faşizm ve nazizm ile birbirlerinden çok farklı biçimlerde ilişkilendirmiş olan, İtalya, Fransa, Almanya, Birleşik Devletler, Çekoslovakya, Meksika gibi birçok ülkeyi sarsmıştı. Biz yirmili yaşlarındaki İtalyanlar için ailelerimizin saygınlıkları ne ise, resistanza (direniş) da oydu: ailelerimizle boy ölçüşmek için yapıyorduk 68’i. Tabii ki ‘direniş’i idealleştiriyor, ya da ona modern anlamlar yüklüyorduk. Onu, Che Guevara ve Vietkong için bir prolog olarak okuyorduk.

1968’de, çok tanınmış olan, haftalık L’Espresso dergisi şakacı bir makale yayımladı; Bizden bir önceki neslin ifade biçimlerinin yeni dildeki karşılıklarını veriyordu. Örnekse, direniş hareketinde olan biri, artık şöyle söyleyemezdi:" Nazi işgalcilerine karşı kurulan piyade siperlerinde partizan olarak bulunmuştum." Böyle ifade eden biri karizmasını yitirmiş olurdu. Şöyle denmeliydi: "Savaş sırasında, Kuzey İtalya’daki askeri ve politik güçlere karşı birçok gerilla eylemi ve sabotaj hareketi gerçekleştirdim."

 

 

Direniş bizim için, anti-faşist içeriği yüzünden değil de, biçimiyle bir idealdi: "Askeri eylemlere karşı alt sınıfın kavgası". Direniş konulu filmlere koşa koşa gidiyorduk; ‘halkın silahlı savaşımı’nın seyrinden zevkle etkileniyorduk. Direnişte sosyalist devrimin genel provasını görüyorduk. Ama gözden kaçırdığımız bir şey vardı; katoliklerin, liberallerin, De Gaul’cülerin, nasyonalistlerin ve hatta İtalya’daki monarşistlerin bile kendi direnişleri vardı.

Faşistlerle kavga kopartmak, bizim moda sporumuz olmuştu. ‘Nostaljik faşistler’, 90’lı yılların sonlarına değin, Movimento Sociale İtaliano (MSİ) partisinin gettosunda kaldılar. Bu parti, Berlusconi onu 1994’de yönetime alıncaya değin sürekli muhalefet karantinasındaydı. MSİ’nin kavgacı kolu sürekli olarak bizden birini dövüyordu, peşinden de biz onlardan birini döverek öcümüzü alıyorduk. Ya da tersi oluyordu. Bu sokak kavgaları, hemen önümüzdeki bir gelecekte ve de kaçınılmaz olarak gördüğümüz ‘silahlı savaşım’ uygulamalarının arenasıydı. (70’li yıllardaki terörizm ile, ‘silahlı savaşım’ ciddi bir gerçeklik olarak ortaya çıktığında ise, aramızdan birçoğu onu yadsıdılar: ‘Silahlı savaşım’ hep gelecekte kalmalı, hiçbir zaman şimdi de gerçekleşmemeliydi.)

Faşistlerle tutuştuğumuz sokak kavgalarında, biraz da dövüşmenin eğlendirici tadını çıkarıyorduk; onları bizim asıl düşmanlarımız olarak görmüyorduk. Daha çok geçmişin hayaletleriyle boy ölçüştüğümüz duygusu egemendi. Bu tür bir faşizm bizim için ölüydü. Bizim için gerçek faşistler, Democrazia Christiana (1943’den 1993’e kesintisiz yönetimde olan parti), endüstrileşmiş büyük sermaye, Amerikan emperyalizmi, bazılarımız için de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği idi. Kısacası, anti-faşist partiler ve ülkeler, bizim için gerçek faşistlerdi! Anti-faşizm kaslarımızı harekete geçiren bir kışkırtıcıydı ve onunla ilişkimizi, tarihsel bir artığa karşı bir artçı birlik savaşı yürütmek olarak görüyorduk.

Bizim faşizmi değerlendirmemiz çelişkiliydi. Bir yandan, onu kapitalizmin otantik bir biçimi, demokratik maskesinin arkasındaki gerçek yüzü olarak görüyorduk. Öte yandan, anti-demokratik yönetimleri olan, İspanya, Portekiz, Rusya gibi ülkeleri henüz olgunlaşmamış da olsa, kapitalist ülkeler olarak değerlendiriyorduk: Bizim gerçek düşmanımız Amerikan demokrasisiydi. Marcuse’nin, demokrasilerdeki ‘baskıcı hoşgörü’yü kınayan düşüncesini aynen benimsemiştik. Faşizm bir yandan kapitalizmin bir gerçekliğiydi, diğer yandan ise, onun henüz yontulmamış, kaba biçimiydi. Akıl karışıklığımızın derinliği bu çelişik düşüncelere değin uzanıyordu. Ama böyle bir kavramsal karışıklık ile de pekâlâ yaşanabiliyor. Hepimiz zaten böyle yaşıyoruz.