
Mayıs akşamlarında aşk
|
68 Mayıs’ında Brezilya’lı bir oyuncu, Sao Paulo’da avangard bir tiyatronun divası olan bir kız arkadaşım oldu. Bir yabancı öğrenciler komitesi toplantısında bana çok sevimli bir gülücük atmıştı. Sol yanağındaki kocaman yara bandı gülümsemesinin çekiciliğinden hiç bir şey azaltamıyordu. Bana bir hafta önce Quartier’deki otelinin penceresinden bakarken başına geleni anlattı: Jean Luc Godard caddede sokak çatışmasını filme alırken, birkaç polis üzerine çullanmışlar. Kız arkadaşım bir çığlık atmış: "Godard! Godard!" Bunun üzerine polisin biri yüzüne bir plastik mermi atmış. Ve İtala bayılmış. İtala, İtalyan asıllıydı ve Che Guevara-Castro yandaşıydı; Bu yandaşlık o sıralarda Latin Amerikalı genç kızlar için nerdeyse bir görevdi. İtala 26 yaşındaydı, bir primadonnanın alışkanlıklarını ve ruh hallerini şimdiden edinmişti; uzun kırmızı ojeli tırnakları vardı, kozmetiğe çok para harcıyordu, bir Brezilya dergisinde kesintisiz yer verilen fotoğraflarıyla çalım satıyordu. Gerillacı bir kadının inançlılığıyla, hemen önünde duran film yıldızlığının farfarasını sorunsuzca birleştirebiliyordu. Çok kısa bir süre sonra, politik görev üstlenmiş olan Brezilya sinemasında oynamasına, peşisıra da bir telenovela yıldızı olmasına, bir zorunluluktu, diyebiliriz.
Bizim hikayemiz Haziran’a değin sürdü: Haziran’da ben İtalya’ya tatile gittim, İtala Brezilya’ya döndü, böylece her şey bitti. Kısa beraberliğimiz süresince ülkesini öyle uzun uzadıya, öyle yoğun bir duyguyla anlattı ki, yıllar sonra Brezilya’ya gittiğimde, gördüklerime, sanki yine 68 Mayıs’ındayım duygusu eşlik ediyordu. Bana zamanın en ünlü Brezilyalı yönetmeni Glauber Rocha’yı tanıtmıştı. Filmleri o sıralarda Paris’i büyülemekteydi. Estetik eğilimlerimiz her zaman uyuşmazdı, ama Rocha ve Godard’ın en anti-emperyalist, en önemli yönetmenler olduklarında hemfikirdik. İtala ile harika eğleniyorduk: Her gün aktivist yaşamı, seks, tiyatro, sinema, en iyi restoranlar... İtala’nın benden çok daha fazla parası vardı, kantin ve self-servis arasında mekik dokuyan biri olarak, düşünemeyeceğim restoranlarda bana yemek ısmarlıyordu. Quartier Latin en zorlu günlerde –genel grev ülkeyi felce uğrattığında ve yiyecek maddelerini bulmak zorlaştığında– bile, özgür, ışıltılı bir semt olmayı ve zevk düşkünlerine vaatlerini yerine getirmeyi sürdürebiliyordu. Sinemalar, tiyatrolar, restoranlar hep doluydular. Parçalanmış, yakılmış arabaların görünümüne, cinema d’essai’in önünde, alternatif sinemanın yeniliklerini seyredebilmek için oluşan uzun kuyruklar eklemleniyordu. Kendimizi burada, zerre kadar, kuşatılmış bir kalede gibi hissetmiyorduk, tersine, tüm dünyadan birçok kişinin gelip de, bize hayranlık duyması, ya da bizden ürkmesi gerçeğinin tadını çıkarıyorduk. Birçok yabancı gazetenin manşetlerindeydik. "Mayıs"ta karanlık ya da fanatik bir yan yoktu. Güç, bir dansın, durdurulamayan neşeli bir oyunun ritminde devinmekteydi. "Mayıs" bizim için, içinde nefret barındırmayan, renkli bir yarışma kutlamasına benziyordu. O yıllarda bize, varsıllık ile yoksulluk arasındaki sınır yok olmuş gibi geliyordu: Az parası olmak, kimseyi tarih yapmakta gösterişli bir biçimde yerini almaktan alıkoymuyordu. Parasız da olunsa, birçok şey yapılabiliyordu, olmadı, çalmayı kendimize hak görüyorduk. Ecole Normale’de profesörlük maaşı olan Althuser’in manik dönemlerinde yaptığı gibi. Zamanın kuralı şuydu: Asla kişilerden çalmayacaksın. Ticari yerlerde, öncelikle de süpermarketlerde, kitapçılarda çalmak serbest. Paris’teki öğrenciliğim 1973’e değin sürdü. Bütün bu yıllar boyunca param hep az olmuştu, yine de yoksunluk ve yoksulluk üzüntüsüne kapıldığımı hiç anımsamıyorum. Yoksul entelektüellerden biri olup da, böylesine pahalı bir şehirde yaşamayı nasıl başarabilmiştim? İşte bunu bilmiyorum! Benim parasal yoksulluğuma bereketli bir yaşam tarzı eşlik ediyordu. Jacques Brel’in şarkısında söylediği gibi: "Bizi yaşatan zamanın havasıydı." Yeni bir yoksulluk modeli yaratmıştık: Yoksulluk artık soğuk, boş, çıplak, yavaş ve ağır değildi; canlı, kaotik, serüvenli ve cümbüşlüydü. Kışkırtıcı, genç, gösteriye çıkmış bir yoksulluk, kader değil, stigma değil, ama bir tarz olarak yoksulluk. İtala ile Sen kıyısındaki gezintilerimize bolca zaman ayırıyorduk. O zamanlar gençler Quais köprüsünü işgal ederlerdi; geçişi zorlaştırdıklarını umursamadan yerlere yayılırlardı. Turistik tura çıkan lüks gemilerin önüne basamaklardan atlayıvermek, böylece turizm endüstrisine zarar vermeye çalışmak ve ona karşı nefret gösterisinde bulunmak adetten olmuştu. Quais en çok, çiftlerin egemenliği altındaydı. İtala ile, ikimiz de, mutlu ve heyecanlıydık. Bu kartpostal görünümlü yerlerdeki gezinmelerimizin banalliği, tarihsel olaylara tanıklığımızın arkaplanı ile dengeleniyordu. İtala mini eteği, ben blucinim ile, cinsel uyarımın heyecanıyla kanatlanmış olarak, neşe içinde geziniyorduk. Gerçi aptal bir çift gibiydik, ama, 1917 Kasım’ında Sen Petersburg kanallarında, ya da 11 Eylül 2001’de Hudson River’da gezintiye çıkmış bir çift gibiydik de. İtala ile aramızda olan aşk değildi, bastırılmayan, neşeli bir cinsellikti. Benim izlenimim şöyleydi: Mayıs’ta çok cinsellik yaşandı, ama gerçek aşk için zaman-mekan yoktu. Kuşkusuz, gerçek bir duygunun oluşabilmesi için, her cinsel ilişkiye transandantal bir aura gerektir. Aşk diye bilinen, cinsel uyarımın bu auradan dönüşmüş olanıdır. Ama şu vardı: o zamanlar aurayı ortaya çıkaran şey, bizim tarihe katılmaya adanmışlığımızdı. Yaşadığımız şeye öyle aşkla bağlıydık ki, bir erkeğe ya da bir kadına aşık olamıyorduk.
|