Nietzsche, Diyonisos ve devrim

 

"Liberal-kapitalist sekülerleşme kutsal olana yer açmaz, yalnızca parayı ve özel ilgileri korur. Buna karşın biz yaşamı dinsel kavramlarla düşünüyorduk. Ama bizim koruduğumuz kutsal, Papa’nınki ya da Protestan din adamlarınınki değil de, Tarahumara’nın ya da Nambikwara’nın kutsalıydı. Bizim apokaliptik tanrımız ‘devrim’ olmuştu."

68’in gerçek ruhsal ‘patron’unun ne Marcuse, ne Che Guevara, ne de General Giap olmayıp, Friedrich Nietzsche olduğu savını ortaya attığımda, bu genellikle ortamı neşelendiren bir kışkırtma oluyor. Doğru, içimizden pek azı Nietzsche okumuştu. Ama özellikle Fransa’da güçlü bir etki yaratmış olan bir temel düşünce vardı ki, bu Nietzsche’ye aittir: Kurumsallaşmış yaşamın Apollon’ca biçimlenişinin karşısına Diyonisos’un canlılığını çıkararak karşı koymalıyız. Georges Bataille’ın söylediği gibi, katıksız bir harcayıp geçiverme tutkumuz vardı. 68’li düşünürlerinin önemli bir kısmının –Deleuze, Quattari, Foucault, Baudrillard, Vattimo, Negri- Nietzsche’den birçok temel düşünceyi kendilerine dayanak yapmaları rastlantısal değildi.

Zamanın bütün ünlü sanat avangardları, Antonin Artaud’nun sınır tanımaz, ölçüsüz ve trajik sanatçı kişiliğinden esinlenmişlerdir. Zamanın kültürü çelişki yüklüydü. Bu bizim, birbirine derinlemesine zıt iki düşünürün idollerimiz olmasının nedeni olmuştu: Artaud ve Brecht. Bir yanda "yabanıl tiyatro"nun akıldışılığı, diğer yanda "epik tiyatro"nun akılcılığı. Artaud’nun barbar Diyonisos’u ile Brecht’in insancıllığını yansıtan merhamet birbiriyle nasıl bağdaşıyordu? Yalnızca  tiyatro değil, sinema, edebiyat ve sanatın tüm diğer kolları da zıtlıkları birleştirmeye çalışıyordu. Bu da bizi bir yandan belirlerken, diğer yandan bölerek yokediyordu. Bütün çağlar ve kültürler belirleyicileri tarafından parçalanmamışlar mıdır zaten?

Biz Diyonisos’cu Artaud’cular için moral sınırlar olabilir miydi? Bugün olduğu gibi, o zaman da Fransız entelektüelleri, ‘moral’ ve ‘etik’ kavramlarını birbirine karşıtlaştırmak için, Latince ve Yunanca arasındaki ayrımı konu edinmekten yararlanıyorlardı. Ya da şöyle, yazıldığı gibi, belirtelim: moral/etik (buradaki eğri çizgiye daha sonra ‘versus’ denildi). Her ikisinin de kökeni ‘gelenek’ sözcüğüdür. Her ikisinin kökeni aynı olmasına karşın, Latince’den gelen ‘moral’ kavramında küçümseyici, aşağılayıcı bir vurgu geçerlidir. Oysa Yunanca’dan gelen ‘etik’ kavramı bir saygınlık, bir övgü vurgusu barındırır. Bizim için moral, yadsınmış etik demekti. ‘Moral’ deyince, öncelikle akla  gelen cinsel moral ve sosyal ikiyüzlülükler idi. Bizim düşüncemiz amoral etik ile biçimleniyordu.

Diyonisos ekstrem bir sekülerleşmenin dinsel biçimidir. En uç düzeyine kadar geliştirilmiş bir ateizm, sonunda Diyonisos’un tanrısallığını keşfeder. İşte, liberal-kapitalist sekülerleşme ile bizimkinin arasındaki ayrım buradadır: Liberal-kapitalist sekülerleşme kutsal olana yer açmaz, yalnızca parayı ve özel ilgileri korur. Buna karşın biz yaşamı dinsel kavramlarla düşünüyorduk. Ama bizim koruduğumuz kutsal, Papa’nınki ya da Protestan din adamlarınınki değil de, Tarahumara’nın ya da Nambikwara’nın kutsalıydı. Bizim ‘batılı’ ve ‘beyaz’ olan her tür kurumsallaşmış dini reddedişimiz, bir biçimi olmasa da, gücünü bizim duyumsadığımız dinsel bir boyuta gönderme yapıyordu. Bizim apokaliptik tanrımız ‘devrim’ olmuştu.