
"Ben bu dünyada nereye aitim?"
|
Bugün 68’deki kanılarımın çok uzağındayım. Hal böyleyken, bugün bunları yazdığım sırada içimi oyan bu şey nedir? Bu ruh hali, o günlerde en uç noktasında yaşantıladığım şeyin, aslında bugün hala içimde, benliğimde durduğunu anlatan bir sinyal. Bugün bazı arkadaşlarım sitemli bir bakışla bunu dile getiriyorlar zaten: "Aslında sen hala bir altmışsekizlisin!" Biliyorum, haklılar. Öyleyse, o zamanın politik içeriğinden içimde arta kalan nedir? Sanırım, buna en belirgin yanıt şu olur: Kurumlara, ki bunların amaçları sonuçta yine kendi içlerine döner, karşı derin bir küçümseme. Biz birçok idol ve mit edinmiştik, ama herhangi bir kurumun, bir partinin, üniversitenin, sendikanın, kilisenin v.b., bizim için saygınlığı asla olmamıştı. En saygın amaçlarımıza aktivist eylemlerimizle eriştiğimiz oldu, asla aracı kullanmadık, bu bizim için gereksiz yük almak olurdu. Reform, amaca ulaşmak adına seçilebilecek en erdemsiz yol, demekti. Altmışsekizli aktivizmi her türlü aidiyetlik söylemine karşı dururdu. Kendini ifade etmek, katılımcı olmak, aktif olmak, bunlar geçerliydi. Ama ‘bir yere aidiyet’, asla! Bizim neslimiz devletsizliği ülküleştirdi; ben aslında devletsiz olarak kalanlardanım. Beni hala bir Altmışsekizli yapan başka bir şey daha var: Gelenekleşmiş ilişkiler ağı kuran bu yaltaklanmalara, tüm gelenek-göreneklere, kılıktan kılığa giren sosyal uyum ikiyüzlülüklerine karşı nefrete varan bir antipati. O zamanlar en yakın dostunun yüzüne, yaptığı ya da söylediği şeyi beğenmiyorsan, bütün açıklığı ile söyleyebilirdin, hatta söylemeliydin. Dürüstlük harekete katılan herkes için başat ilkeydi. Kırk yıl sonra, bugün, böyle davranamamak bana hala çok zor geliyor. Bir akşam yemeğinde biri boş konuşmaya başlarsa, "hey, saçma sapan şeyler bunlar" demekten kendimi alamıyorum. Bence 68’in bize kazandırdığı en büyük özgürlük, sokak gösterileri, grevler, serbest cinsellik falan değildi; hangi durumda, kimin yüzüne karşı olursa olsun, düşündüğünü açıkça ve doğrudan söyleyebilmek özgürlüğüydü. Tersi de doğal olarak geçerliydi: Benim arkadaşlarım da yüzüme karşı korkunç şeyler söylemişlerdi. Ve ben alınmamayı öğrenmiştim. Onların beni eleştirme özgürlüklerinin, benim de yerilme duygusunun yerçekiminden özgürleşmiş olmayı öğrenebilmiş olmamın tadını çıkardığım için onlara şükran duyuyordum. Bugün hala yerildiğimde incinmem. Biri bana rahatsız edici gerçeği söylediğinde, bu niye teşekkür edilecek bir şey olmasın? Bir süre sonra 68’i yaşayanlar da artık hayatta olmayacaklar. Bu dönem artık bir deneyim olmaktan çıkıp, bir tarih, anıtsal bir yaşantı gömütü olacak. Bu yüzden içimi dökmeli, ışığı sönmemiş deneyimlerimi anlatmalıydım. Anılarımı anlatırken içimde hüzünlü bir duygu dolanıp duruyor. Sanki zamanı ve olaylarını aslında yeterince yaşamamışım gibi, ıskaladığım şeyler varmış gibi. Geçmiş, ne denli yoğun ve önemli olursa olsun, geçmiş olandır. Geçmiş, geçmiş olmakla sanki bize ihanet etti. Altmışsekiz’i ülküleştirmiş biri için kabullenmesi kolay olmayan şey, aslında bu dönemin bize biraz yanlış bir ders vermiş olmasıdır. Yalnızca, yerine getirilmeyen vaatler ve beklentiler ortaya çıkardığı için değil. Geçmiş bizi hüzünlendiriyor, çünkü yaşamımızın başka türlü olabileceğini anımsatıyor; daha iyi değil, yalnızca başka türlü. Geçmiş bizi hüzünlendiriyor, çünkü her şeyin yaşanmadığını anımsatıyor. Nasıl bir çılgınlık! Sanki her şey yaşanabilirmiş gibi! Ama biz bunu istemiştik: her şeyi yaşamak, dibine kadar, gece ve gündüz, böylece de bitimsiz ölüm denizini kurutmak. İçinde tüm yoğunluğuyla yaşadığımız bu zaman dilimini ne zaman düşünsem, beni hep bu kaçırılmış deneyim duygusu yakalar. Belki bu, yalnızca benim gibi iflah olmaz bir melankoliğin izlenimidir, belki de 68 olaylarını yaşayan birçok kişi aynı izlenimi paylaşıyordur.
|
SON
|